Takvimler değişti.
Yeni bir yıla girdik, yılbaşı ışıkları söndü, otellerde son kahvaltılar yapıldı, bilanço tabloları masaya kondu.
Ama turizm açısından asıl soru hâlâ aynı yerde duruyor:
2026’ya umutla mı, temkinle mi giriyoruz?
Yılbaşı, turizm sektörü için her zaman sembolik bir eşiktir. Sezon bitmiştir ama sezon bitmemiştir. Bir yandan yılın muhasebesi yapılır, diğer yandan yeni sezonun fiyatları, sözleşmeleri ve riskleri konuşulmaya başlanır. Aslında yılbaşı, turizmin en “sessiz ama en stratejik” dönemidir.
2025, sektöre net bir şey öğretti:
Rakamlar tek başına gerçeği anlatmıyor.
İstatistiklerde turist var.
Geceleme sayıları fena değil.
Ama sahada kârlılık konuşulmuyor, dayanıklılık konuşuluyor.
Kur artışı sınırlı kaldı, maliyetler hızlandı.
İndirimli satışlar doluluğu korudu ama ciroyu baskıladı.
Erken rezervasyon beklentisi vardı, ama son dakika alışkanlığı baskın çıktı.
Yani 2025, “çok çalışıp az rahatlanan” bir yıl olarak kapandı.
2026’ya girerken yılbaşı süslerinin altında konuşulan konu artık şu:
Bu iş nasıl daha sürdürülebilir hale gelir?
Daha pahalı satalım mı?
Daha çok satalım mı?
Yoksa daha doğruya mı satalım?
Dünya turizmi yavaş yavaş üçüncü seçeneğe yöneliyor. Daha az ama daha öngörülebilir, daha dengeli, daha kontrollü bir yapı arayışı var. Fiyat disiplini, maliyet yönetimi, yorum ekonomisi, teknoloji kullanımı… Bunlar artık “gelecek” başlığı değil, bugünün zorunluluğu.
Yeni yıl mucize getirmiyor.
Ama yeni yıl, doğru soruları sorma fırsatı veriyor.
2026’ya girerken turizm sektörü için asıl mesele;
rekor kırmak değil,
denge kurmak.
Doluluk kadar kârlılığı,
büyüme kadar sürdürülebilirliği,
satış kadar itibarı konuşabilmek.
Yılın ilk günü için belki de en gerçekçi temenni şu:
Bu yıl, rakamların değil aklın kazandığı bir sezon olsun.
Yeni yıl hepimize mutluluk getirsin.