Bir küçük otelin en kıymetli hazinesi bazen en görünenler değil, en sessizce gelip geçenlerdir. Misafir listelerinde isimleri kısadır; çoğunun fotoğrafı yoktur, sosyal medyada “check-in” yapmazlar, odanın kartını teslim ederken hafifçe gülümserler, o kadar. Ama onların ardından odada kalan iz, çoğu zaman koca bir hikâyenin gölgesidir.
Küçük otellerin güzelliği, tam da bu saklı hikâyelerdedir. Büyük otellerde hayat gürültülü akar; kimsenin kimseye zamanı yoktur. Oysa küçük bir otelde her misafir gözünüzün önündedir — ama yine de bazıları kendini saklamayı seçer. Belki bir ayrılığın ardından gelmiştir, belki bir başlangıcın eşiğindedir, belki yalnızlığa randevu vermiştir. Kim bilir?
Ben her yeni sezonun ilk misafirine değil, son odada kalan, geç check-out yapan o mahcup yolcuya bakarım. Çünkü çoğu zaman o, hikâyeyi taşıyandır.
Bir anne mesela… Yazın ortasında iki gün kalıp, yalnız başına denize bakan. Belli ki yorgundur; yürek yükü ağırdır. Sabah kahvaltıda masaya dokunur gibi çay bardağını tutar, kimseyle konuşmaz. Ama giderken “burada uyku buldum” der, tesadüfen büyük bir şey söylemiş olur.
Bir genç gelir bazen. Sırt çantası, dizüstü bilgisayarı, not defteri… “Biraz düşünmem lazım,” der. Ne düşündüğünü bilmezsiniz, ama verandada otururken yüzünde beliren her yeni ifade, hayatının ileride anlatacağı bir dönüm noktası olabilir. Dünyayı değiştirmek isteyen insanların önce kendilerini dinlemeleri gerekir; küçük oteller bunun için güzel saklanma yerleridir.
Bir çift gelir, sessiz. Çok konuşmazlar. Belki kavga sonrası barış, belki son bir deneme… Akşam mum ışığında yan yana otururlar ama yüreğin sesi masadadır. Sabah giderken teşekkür ederler; bazen kucaklayarak, bazen gözleri dolu dolu.
Ve bazı misafirler, sadece çok normaldir. Belki de en güzel olanlar onlardır: Havasını, çiçeğini, kahvaltısını sevip sessizce keyif alan, vardıkları gibi gülümseyerek ayrılan… Romanların en sağlam karakterleri hep fon figürleridir ya; bir otelin ruhu da onlar sayesinde dengede kalır.
Küçük oteller, görünmeyen bir duvar yazısıyla yaşar:
“Buraya gelen herkes biraz değişir.”
Bu değişimi bazen biz bile fark etmeyiz. Resepsiyonun arkasında duran deftere bir cümle yazılır, kahvaltı masasında fazladan bir çatal bırakılır, veranda sandalyesinde bir kitap unutulur. Ve otel, sezon sonu sessizliğinde bütün bu anıları içinden tekrar tekrar okur.
Belki bu yüzden küçük otelcilik sadece oda satmak değildir.
Bazen sadece iyi bir yastık hazırlamak değil, iyi bir durak olmak gerekir.
Kimseye sormadan, kimseyi zorlamadan, sadece orada durarak…
Dünyanın hızına inat, hikâyeleri ağırdan alan yerler var hâlâ.
Ve her odaya sığmış bir roman; yazarı belirsiz, sonu bilinmez.
Bizim görevimiz mi? Okumaya çalışmak değil.
Sadece o hikâyelere sessizce saygı duymak.