Güneşin yumuşak vurduğu bir sabah, pencereden içeri lavanta kokusu doluyor. Provence’tasınız.
Fransa’nın güneyinde, yüzyıllardır sanatçılara, yazarlarına, gezginlere ilham veren bu bölge; sadece manzarasıyla değil, kır otellerinin sade zarafetiyle de büyülüyor.
Provence’ta her şey doğanın ritmine göre ilerliyor. Taş köyler, asırlık zeytin ağaçları, lavanta tarlalarının arasında saklı küçük oteller…
Burada kalmak, bir tabloya girmek gibi. Otellerin çoğu eski çiftlik evlerinden ya da taş malikânelerden dönüştürülmüş.
Ahşap panjurlu pencereler, toprak tonlarında duvarlar, sabah kahvaltısında taze baget ve lavanta balı…
Ama Provence otellerini özel kılan sadece estetik değil. Sahipleri, genellikle o bölgenin insanları; toprağın, ışığın ve sessizliğin dilini bilen insanlar.
Bu yüzden her detayda “yer duygusu” hissediliyor: bahçedeki zeytinlik, avluda eski bir taş fırın, akşamüstü servis edilen ev yapımı rosé şarabı…
Gerçek otel örnekleri:
- La Bastide de Marie (Ménerbes) – Lavanta tarlalarının ortasında, 18. yüzyıldan kalma taş bir kır evi. Hem şarap üretimi hem konaklama sunuyor.
- Le Clos Saint Saourde (Beaumes-de-Venise) – Kayalığın içine inşa edilmiş eşsiz bir otel; rustik ve modernin zarif dengesiyle tanınıyor.
- Domaine de Fontenille (Lauris) – Sanat galerisi, bağ evi ve otel bir arada; Provence’ın çağdaş yüzünü temsil ediyor.
Provence bize şunu hatırlatıyor: Küçük oteller sadece konaklama değil, yaşama biçiminin bir anlatımı.
Burası acele etmeden yaşamanın, doğayla uyum içinde olmanın, güzelliği sade olanda bulmanın coğrafyası.
Yolunuz Provence’a düşerse, zincir otellerin tabelalarına değil; köy yolunun sonunda, lavantaların arasındaki küçük tabelalara bakın.
Orada, taş duvarların ardında, Fransa’nın en saf huzurunu bulacaksınız.