Menü Kapat

Koprivştitsa — Ahşap Evlerin ve Dağ Sessizliğinin İçinde Bir Bulgar Kasabası

Bazı kasabalar vardır; daha ilk adımda insanın sesini biraz alçaltır. Koprivştitsa da onlardan biri.

Bulgaristan’ın Sredna Gora dağları arasında, ormanların ve tepelerin içine saklanmış küçük bir kasaba. Sofya’nın yaklaşık 110 kilometre doğusunda yer alan Koprivştitsa, bugün hâlâ 19. yüzyıl Bulgar kasabasının izlerini taşıyor. 1971’den beri mimari ve tarihî rezerv olarak korunan kasabada 388 mimari, tarihî, sanatsal ve etnografik anıt bulunuyor.

Ama Koprivştitsa’yı anlatmak için rakamlara çok fazla ihtiyaç yok.

Sokaklara çıktığınızda zaten her şey kendini anlatmaya başlıyor.

Ahşap cumbalı evler, taş temeller, renkli cepheler, ağır ahşap kapılar ve küçük bahçeler… Evler birbirinden farklı olsa da hepsinde aynı eski kasaba duygusu var. Bazılarının önünde çiçekler, bazılarında tahta banklar, bazılarının pencerelerinde ise hâlâ gündelik hayatın izleri görülüyor.

Burası geçmişin sergilendiği bir açık hava müzesi gibi değil.

Geçmiş hâlâ burada yaşıyor.

Koprivştitsa’nın eski evleri, Bulgar Ulusal Uyanış döneminin mimarisinin en güzel örnekleri arasında kabul ediliyor. Oslekov, Lyutov ve Karavelov evleri gibi yapılar bugün müze olarak korunurken, sokakların büyük bölümü hâlâ eski yerleşim dokusunu sürdürüyor.

Sokaklarda yürürken insanın dikkatini çeken şey de tam olarak bu.

Bir evin ahşap işçiliğine bakarken birkaç dakika geçiyor. Sonra yolun aşağısındaki taş köprüye iniyorsunuz. Topolnitsa Nehri’nin sesi duyuluyor. Biraz ileride eski bir çeşme çıkıyor karşınıza.

Koprivştitsa’da kırktan fazla tarihî çeşme bulunuyor.

Bazılarının taşlarında yıldızlar, çiçekler ve başka küçük süslemeler var. Bugün bunlar yalnızca tarihî yapılar değil; kasabanın sokak hayatının da bir parçası.

Bu yüzden Koprivştitsa’yı acele ederek gezmek biraz zor.

Kasaba sizi yavaşlatıyor.

Bir sokağın sonuna kadar yürüyorsunuz. Sonra başka bir sokağa giriyorsunuz. Evlerin arasından dağlar görünüyor. Beyaz duvarların üzerine düşen ahşap gölgeler, kırmızı çatılar ve yeşil tepeler birbirine karışıyor.

Öğleden sonra kasaba daha da güzelleşiyor.

Güneş dağların üzerinden çekilmeye başladığında eski evlerin renkleri koyulaşıyor. Taş yolların üzerinde uzun gölgeler oluşuyor. Küçük bahçelerden yemek kokuları geliyor. Günün telaşı azalıyor.

Ve Koprivştitsa yeniden sessizleşiyor.

Kasabanın tarihinin daha ağır bir tarafı da var. 1876 Nisan Ayaklanması’nın önemli merkezlerinden biri olan Koprivştitsa, Bulgaristan’ın ulusal tarihinde özel bir yere sahip. Todor Kableshkov, Georgi Benkovski ve Lyuben Karavelov gibi isimlerin evleri bugün müze olarak korunuyor.

Ama bu tarih sokaklarda bağırmıyor.

Eski evlerin arasında yürürken tarih, gündelik hayatın içine karışmış durumda.

Bir yanda müze olan eski bir konak, birkaç metre ötede yaşayan bir aile, biraz ileride küçük bir konukevi…

Belki de Koprivştitsa’nın güzelliği burada.

Geçmiş ile bugün birbirinin yerine geçmemiş.

Yan yana yaşamaya devam ediyorlar.

Koprivştitsa’dan ayrılırken insanın aklında çok fazla turistik nokta kalmıyor.

Daha çok küçük şeyler kalıyor.

Ahşap bir pencerenin gölgesi.

Taş bir köprünün altından geçen su.

Dağlardan gelen serin hava.

Bir avludan yükselen yemek kokusu.

Ve akşamüstü, eski evlerin arasında biraz daha yavaş yürümek…

Bazı yerler insana yeni bir şey göstermek için değil, bildiği şeyleri yeniden hissettirmek için vardır. Koprivştitsa da onlardan biri.

Dağların arasında, ahşap evlerin gölgesinde ve sessiz sokakların içinde kendi zamanını yaşamaya devam eden küçük bir Bulgar kasabası.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir