Menü Kapat

Önce Karar Vermek: İşletmeniz Sizin Uzantınız mı, Yoksa Başlı Başına Bir Yapı mı?

Küçük otel işletmeciliğinde sıkça karşılaştığım bir durum var: İşletme sahipleri, kendi işletmelerine nasıl bakmaları gerektiği konusunda bir türlü karar veremiyorlar. Kimisi işletmeyi kendisinin bir parçası gibi görüyor, her kararı duygusal olarak alıyor, her eleştiriyi kişisel algılıyor. Kimisi ise tam tersine, işletmeyi sadece bir ticari yapı olarak görmeye çalışıyor ama bunu yaparken işletmenin kendine özgü ruhunu da kaybediyor.

Bu kararsızlığın kaynağında, aslında şu soruyu cevaplayamamak yatıyor: Bu işletme, sizin kişisel bir uzantınız mı, yoksa sizden bağımsız bir yapı mı?

Her iki cevap da doğru olabilir. Ama her iki cevap da aynı işletme için geçerli olamaz. Ve bu kararı vermek, işletmenin nasıl yönetileceğinden, kimlerle çalışacağınıza, hatta işletmeyi bıraktıktan sonra ne olacağına kadar pek çok şeyi belirler.

Birinci Model: İşletme Sizin Uzantınız

Bazı tesisler vardır ki, sahibi-işletmecinin ta kendisidir. O otel, o pansiyon, o butik yapı, sahibinin kişiliğiyle, zevkleriyle, hikayesiyle bütünleşmiştir. Duvardaki tabloyu o seçmiştir, kahvaltıdaki reçeli onun tarifidir, bahçedeki çiçekleri onun diktiği yerlerden gelmiştir. Misafirler o mekâna geldiklerinde, aslında sahibinin dünyasını ziyaret ederler.

Bu modelde, işletmeci ile işletme arasında bir ayrım yapmak anlamsızdır. İkisi birdir. Kararlar alınırken “işletmeci gözüyle” bakmak diye bir şey söz konusu değildir, çünkü işletmeci gözü ile sahip gözü aynı gözdür. Duygusallık, bu modelde bir zaaf değil, tam tersine en büyük güçtür. Misafirin hissettiği samimiyet, tam da bu duygusallığın ürünüdür.

Bu tür işletmelerin en büyük avantajı, tamamen özgün olmalarıdır. Başka hiçbir yerde olmayan bir ruhları vardır. Zincir otellerin standartlaşmış dünyasında, bu tür işletmeler birer soluklanma noktası gibidir. Misafirler, bir “oda” kiralamazlar, bir “hikaye”ye misafir olurlar.

Ancak bu modelin de bir gerçeği vardır: Bu işletme, sizden sonra yaşamak zorunda değildir. Hatta belki de yaşamaması gerekir. Çünkü onu var eden şey, sizin varlığınızdır. Siz gittiğinizde, o ruh da gider. Geriye kalan, sadece duvarlar ve eşyalardır.

İkinci Model: İşletme Başlı Başına Bir Yapı

Bazı tesisler ise farklı bir yapıdadır. Bunlar da küçüktür, butiktir, özeldir. Ama sahibinin kişiliğiyle değil, kendi kurduğu konseptle var olur. Bu işletmelerde sistemler vardır, prosedürler vardır, çalışanlar belirli standartlarla hareket eder. Sahibi işletmeyi yönetir, ama işletme sahibinden bağımsız bir varlık olarak durabilir.

Bu modelde, sahip ile işletmeci arasında bir ayrım yapmak hem mümkündür hem de gereklidir. Sahip olarak işletmeye yatırım yaparsınız, stratejik kararlar alırsınız. Ama işletmeci olarak da günlük operasyona profesyonel bir mesafeyle bakabilir, duygusallıktan arınmış kararlar alabilirsiniz.

Bu tür işletmelerin avantajı, sürdürülebilir olmalarıdır. İyi kurulmuş bir sistem, doğru yetiştirilmiş bir ekip, oturmuş bir konsept sayesinde, işletme sahibi değişse bile varlığını devam ettirebilir. Hatta belli bir noktadan sonra, sahibinin işletmede bulunması bile gerekmez.

Ancak bu modelin de bir bedeli vardır. Profesyonelleşme arttıkça, o “el yapımı” hissiyat azalabilir. Sistemler standartlaştıkça, sürprizler ve kişisel dokunuşlar kaybolabilir. Misafir, bir “işletme”de kaldığını hisseder, bir “ev”de değil.

Hangi Model Sizin İçin Doğru?

Bu iki model arasında bir tercih yapmak, doğru ile yanlış arasında bir seçim değildir. İkisi de doğrudur. Önemli olan, hangi modelin sizin işletmeniz için, sizin karakteriniz için, sizin hedefleriniz için doğru olduğuna karar vermektir.

Bazı işletmeler, sahibinin kişiliğiyle bütünleştiğinde çok daha iyidir. Bu tür işletmelerde, sahibinin adı markanın ta kendisidir. Misafirler “Ahmet Bey’in oteli” der, “şu sokaktaki butik otel” demez. Bu işletmelerde sahibinin mutfağı, sahibinin müzik zevki, sahibinin dekorasyon anlayışı işin merkezindedir. Bunların hiçbiri “profesyonel” diye dışarıdan satın alınmaz.

Bazı işletmeler ise, sahibinden bağımsız bir konsept etrafında şekillendiğinde daha güçlü olur. Bu işletmelerde, sahibinin kişisel tercihleri değil, işletmenin konumu, mimarisi, hedef kitlesi belirleyicidir. Sahibi, bu konseptin yöneticisidir, yaratıcısı değil.

Bu kararı verirken, sadece bugünü değil, yarını da düşünmek gerekir. İşletmeyi bıraktıktan sonra ne olmasını istiyorsunuz? Sizin adınız, sizin kimliğinizle anılmaya devam etsin mi? O zaman sizden sonra gelenler, sizin adınızı, sizin hikayenizi devam ettirmek zorunda kalacak. Bu da doğru kişileri bulmayı, doğru aktarımı yapmayı gerektirir.

Yoksa işletmenin sizden bağımsız, kendi konseptiyle yaşamasını mı istiyorsunuz? O zaman sizden sonra gelenler, yeni bir konseptle, belki de bambaşka bir anlayışla yola devam edebilir. Bu da sizin için bir sorun değildir.

Her İşletme Her Modele Müsait Değildir

Bu noktada şunu da söylemek gerekir: Her işletme, her iki modele de müsait değildir. Bazı tesislerin doğası, sahibiyle bütünleşmeye daha uygundur. Küçük bir pansiyon, aile işletmesi olarak yürüyen bir apart, üç odalı bir butik otel… Bu yapılarda sahibinin varlığı, işletmenin en değerli varlığıdır.

Bazı tesisler ise daha kurumsal bir yapıya daha uygundur. On odanın üzerindeki butik oteller, birden fazla binaya yayılmış tesisler, personel sayısı belli bir düzeyin üzerinde olan işletmeler… Bu yapılarda sistemlerin, standartların, profesyonel bir yönetim anlayışının kurulması kaçınılmazdır.

Kendi işletmenizin hangi modele daha uygun olduğunu anlamak, belki de yapmanız gereken en önemli analizdir. Çünkü yanlış modeli seçmek, hem sizi tüketir hem de işletmenizi yıpratır.

Küçük bir aile işletmesini kurumsal bir yapı gibi yönetmeye çalıştığınızda, kendinizi gereksiz bir formalitenin içinde bulursunuz. Her şey prosedürlere bağlanır, esneklik kaybolur, işin keyfi kaçar. Oysa o işletmenin asıl gücü, tam da esnekliğinde, samimiyetinde, insaniliğindedir.

Öte yandan, belli büyüklüğe ulaşmış bir işletmeyi “aile işletmesi” kafasıyla yönetmeye çalıştığınızda da, her şey sizin üzerinize yıkılır. Her kararı siz almak zorunda kalırsınız, her sorunu siz çözmek zorunda kalırsınız, her gece siz uykusuz kalırsınız. Oysa o işletmenin ihtiyacı olan, sistemler ve yetki devridir.

Sonuç

Küçük otel işletmeciliğinde en büyük hatalardan biri, bu ayrımı yapmamaktır. İşletmenizi yönetirken hangi kimlikle hareket ettiğinizi bilmeden, bazen sahip duygusallığıyla bazen işletmecilik profesyonelliğiyle hareket etmek, tutarsız kararlara yol açar.

Oysa önce karar vermek gerekir. Bu işletme, sizin kişisel uzantınız mı? O zaman duygusallığınızdan vazgeçmeyin, işletmenin ruhu sizsiniz. Ve bilin ki sizden sonra bu işletme ya sizin adınızı, sizin kimliğinizi devam ettiren biriyle yaşar, ya da yeni bir konseptle yeniden doğar. İkisi de sorun değildir.

Yoksa bu işletme, sizden bağımsız bir yapı mı? O zaman işletmeci kimliğinizi öne çıkarın, duygusallıktan arınmış kararlar alın, sistemler kurun, yetki devri yapın. İşletmenin siz olmadan da yaşayabilmesini hedefleyin.

Her iki yol da doğrudur. Ama hangi yolda olduğunu bilmeden yürümek, hem sizi yorar hem de işletmenizi yorar.

Bugün işletmenize baktığınızda, hangi yolda olduğunuzu görüyor musunuz?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir