Bazı köyler vardır; insan oraya vardığında önce ne yapacağını düşünmez. Bir süre sadece etrafa bakar. Milies de böyle bir yer. Yunanistan’ın Pelion Dağları’nın yeşil yamaçlarında, denizden biraz içeride, taş evlerin, kestane ve çınar ağaçlarının arasında sessizce duran eski bir köy.
Burada Yunanistan’ın alışılmış görüntüsünü bulmak kolay değil. Beyaz badanalı evler ve denize açılan kalabalık sokaklar yerine, gri taş duvarlar, ahşap balkonlar, kiremit çatılar ve gölgeli patikalar var. Pelion’un doğası zaten köyün mimarisine karışmış durumda. Evlerin arasından ağaçlar yükseliyor, taş yollar yokuşlara doğru kıvrılıyor, küçük çeşmelerden su sesi geliyor.
Milies’i özel yapan şeylerden biri de köye ulaşan eski tren yolu. Pelion’un ünlü küçük treni Moutzouris, Ano Lechonia’dan başlayıp yaklaşık 15 kilometrelik dağ yolunu geçerek Milies’e ulaşıyor. Yol boyunca yoğun ormanların, taş köprülerin ve eski demiryolu yapılarının arasından ilerliyor. Yaklaşık 90 dakika süren bu yolculuk, köye ulaşmaktan çok başka bir zamana geçmek gibi.
Demiryolunun hikâyesi de köyün geçmişi kadar ilginç. Hat 19. yüzyılın sonlarında inşa edilmiş ve 1903 yılında Milies’e kadar tamamlanmış. Projenin mühendisliğini Evaristo de Chirico yürütmüş; kendisi daha sonra ünlü ressam Giorgio de Chirico’nun babası olarak da tanınacaktı. Bugün trenin geçtiği taş köprüler ve viyadükler, yalnızca ulaşımın değil, dönemin mühendislik anlayışının da izlerini taşıyor.
Köyün merkezine doğru yürüdükçe Milies’in başka bir yüzü ortaya çıkıyor. Büyük çınar ağaçlarının gölgelediği meydan, eski taş yapılar ve kahve masalarıyla günlük hayatın merkezini oluşturuyor. Çevrede tarihi kütüphane, folklor müzesi ve Taxiarches Kilisesi gibi yapılar bulunuyor. Fakat Milies’i güzel yapan asıl şey, bunların tek tek görülmesi değil; hepsinin aynı eski dokunun içinde, doğal bir bütünün parçaları gibi durması.
Pelion zaten dağ ile denizin birbirine yaklaştığı özel coğrafyalardan biri. Birkaç saat içinde orman yollarından deniz kıyısına inebiliyorsunuz. Milies çevresindeki yürüyüş rotaları da bu geçişi hissettiriyor. Köyden başlayan yollar ormanların, zeytinliklerin ve taş patikaların arasından ilerliyor; bazıları Pagasitikos Körfezi’ne, bazıları ise Pelion’un diğer köylerine doğru uzanıyor.
Sabah saatlerinde Milies’in başka, akşamüstünde başka bir havası var. Sabahları taş sokaklarda daha çok su sesi ve kuşlar duyuluyor. Öğleye doğru meydandaki masalar dolmaya başlıyor. Akşamüstü güneş dağın arkasına çekilirken evlerin taş duvarları yumuşak bir renge bürünüyor. Köyün ritmi de buna uyuyor; acele etmiyor.
Belki de Milies’i güzel yapan tam olarak bu.
Burada yapılacaklar uzun bir liste oluşturmuyor. Bir sokaktan diğerine yürümek, eski bir evin balkonuna bakmak, meydandaki çınarın altında oturmak, trenin istasyona gelişini beklemek ve sonra hiçbir yere yetişmeye çalışmadan köyün içinde kaybolmak yeterli.
Milies, Yunanistan’ın gösterişli yüzünü değil, daha eski ve daha sakin tarafını anlatıyor. Taş evlerin arasında dolaşırken zaman biraz yavaşlıyor. Ve insan, bazı yerlerin görülmekten çok hissedilmek için var olduğunu yeniden hatırlıyor.
Belki de Pelion’un en güzel tarafı bu: Dağın yeşili, denizin mavisi ve eski köylerin sessizliği aynı yerde buluşuyor. Milies ise bu buluşmanın içinde, uzun zamandır kendi ritmini koruyan küçük bir durak olarak kalıyor.