Menü Kapat

O Kıyılar Artık Bizim Değil mi?

Bir an için hafızanızı yoklayın. 80’li, 90’lı yılların yaz tatillerini… Belki de aklınıza, ailenizle tıkış tıkış gittiğiniz bir Ege kasabası, mütevazı bir pansiyonun balkonunda yenen karpuz peynir, halk plajının kalabalık ama neşeli gürültüsü geliyor. O zamanlar beş yıldızlı oteller, dergilerde gördüğümüz, yabancılar için yapılmış uzak hayallerdi. Dolar kuru yüksekti, maaşlarımız ortadaydı ve lüks, bizim kapımızdan içeri pek uğramazdı.

Ama bir şey vardı: Kıyılar bizimdi. Bir çadır atacak, bir havlu serecek yer mutlaka bulunurdu. Deniz, kimsenin malı değildi. Tatil, lüks otellerde değil, denizin ve güneşin kendisinde yapılırdı.

Sonra bir şeyler oldu. 2001 krizi sonrası gelen o tuhaf, o büyülü yıllar… Dolar kuru dizginlenmiş, maaşlarımız bir anda dolar bazında havalanmıştı. İşte o zaman, orta sınıf olarak bizler, o hayal gibi duran beş yıldızlı otellerin kapısından içeri ilk adımlarımızı attık. “Her şey dahil” bilekliklerini kollarımıza taktık. Açık büfelerde şaşkına döndük. Bir an için, biz de “o dünya”nın bir parçası olmuştuk. Kısa sürdü ama ne güzel bir rüyaydı!

Bugün o rüyadan sert bir şekilde uyandık. Ekonomi yine bildiğimiz gibi, kur yine başını almış gitmiş, maaşlar yine pul. Beş yıldızlı oteller, artık sadece hayal değil, birer serap. Ama bu kez bir fark var. Geri dönmek istediğimizde, o mütevazı pansiyonların, o çadır kurduğumuz boş arsaların, o havlu serdiğimiz halk plajlarının yerinde yeller esiyor. Kıyılarımız, artık bizim değil.

Kıyılar Nasıl Parsellendi?

80’lerde ve 90’larda, yüksek kur nedeniyle lüks tatil yapamazken, bir B planımız vardı: uygun fiyatlı pansiyonlar, kamp alanları, yazlıklar ve en önemlisi, halka açık, ücretsiz sahiller. Turizm, henüz endüstrileşmemişti. Kıyılar, betonla değil, insanla doluydu.

2000’lerdeki o kısa “altın çağ”da ise, hem alım gücümüz arttı hem de otelcilik sektörü patladı. Bizler lüksün tadını çıkarırken, sahil şeridi boyunca devasa oteller, tatil köyleri ve beach club’lar yükseliyordu. Farkında olmadan, kendi B planımızı, kendi kaçış noktalarımızı yok ediyorduk. O otellerin önündeki plajlar, artık “özel”di. Girişler ücretli, şezlonglar ateş pahasıydı.

Ve geldik bugüne. Ekonomik olarak yine 90’lardaki gibiyiz, hatta belki daha da kötü. Ama artık gidecek bir yerimiz kalmadı. Orta sınıf, kendi ülkesinin sahilinde bir yabancı. Bir denize girmek için, bir ailenin günlük yeme içme masrafına denk gelen paraları ödemek zorunda kalıyoruz. Kıyılar, demir parmaklıklarla, güvenlik görevlileriyle çevrilmiş, halka kapatılmış durumda. Biz, o parmaklıkların arkasından, bir zamanlar bizim olan denize bakıyoruz.

Bu, sadece ekonomik bir sorun değil. Bu, bir aidiyet, bir adalet ve bir hafıza sorunudur. Bu, kendi evimizde mülteci durumuna düşmektir.

Çözüm Lükste Değil, Kültürde

Peki ne yapacağız? Otel fiyatları düşsün, devlet yine kamp açsın diye beklemek, bugünün şartlarında bir hayal. Belki de sorunun kökenine inmeliyiz. Sorun, sadece ekonomide değil, bizim tatil anlayışımızda.

O “her şey dahil” sisteminin büyüsüne kapılarak, tatilin özünü unuttuk. Tatil, açık büfede on çeşit yemek yemek, sabaha kadar sınırsız içki içmek değildir. Tatil; dinlenmek, keşfetmek, öğrenmek, doğayla ve kültürle bağ kurmaktır.

Çözüm, daha fazla lüks talep etmekte değil, tatil anlayışımızı değiştirmekte yatıyor. Abartılı, gösterişçi ve israfa dayalı bir lüks anlayışı yerine; kültürlü, medeni ve sürdürülebilir bir tatil anlayışını benimsemeliyiz.

  • Agroturizm ve Kırsal Konaklama: Neden tatilimizi devasa bir otelde geçirmek yerine, bir zeytinliğin içindeki taş bir evde, kendi yemeğimizi yaparak, o bölgenin kültürünü yaşayarak geçirmeyelim? Hem daha ekonomik, hem daha öğretici, hem de yerel ekonomiye doğrudan katkı.
  • Kültür Rotaları: Türkiye, bir baştan bir başa tarih ve kültür fışkıran bir coğrafya. Likya Yolu’ndan Frig Vadisi’ne, bisiklet rotalarından gastronomi turlarına kadar yüzlerce alternatif var. Tatili, sadece deniz-kum-güneş üçgeninden çıkarıp bir keşif yolculuğuna dönüştürebiliriz.
  • Sorumlu Turizm: Gittiğimiz yerin doğasına, kültürüne saygı duyan, yerel halkla iletişim kuran, çöpünü arkasında bırakmayan bir turist olmayı öğrenmeliyiz. Sürdürülebilirlik, sadece otellerin benimsemesi gereken bir pazarlama sloganı değil, her birimizin kişisel sorumluluğudur.

İşte burada bir seçim yapmalıyız. Abartılı lüks ve şatafatın getirdiği israfla aramıza mesafe koydukça, sahiller de finansal işgalden adım adım kurtulacaktır. Bizler, kültürlü, medeni ve sürdürülebilir bir tatil anlayışını benimsediğimiz anda, o kıyılarının da yeniden insan ölçeğine dönüşmesi başlayacaktır. Çünkü turizm sektörü, talep ne ise onu sunar. Eğer bizler lüksü değil, anlamı arayacaksak; oteller de lüksü değil, anlamı sunmak zorunda kalacaktır.

Kıyılarımızı geri almak mümkündür. Ama bunun için devletimiz ve belediyelerimizin sahilleri tekrar halka iade etmesi gerekir. Halka açık plajlar, kamp alanları, uygun fiyatlı konaklama seçenekleri… Bunlar sadece sosyal politika değil, bir hak meselesidir. Sonraki yazımızda, kamunun bu sorumluluğunu nasıl yerine getirebileceğini, hangi adımları atması gerektiğini tartışacağız. Çünkü tatil hakkı, sadece zenginlerin değil, herkesin hakkıdır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir